Değişime Direnmek Ya Da İzin Vermek

“Başarılı bir kişinin/kurumun göstergesi problemlerinin olması değil, geçen senekilerle aynı olup olmadığıdır” Foster Dulles

 Bir ampulü değiştirmek için kaç kişi gerekir?

Cevap: Dört… Biri ampulü değiştirir, diğer üçü eski ampulün ne kadar iyi olduğundan bahseder 😊

Yukarıdaki örnek mizahi bir yaklaşım içerse de, aslında doğrudur çünkü hemen hepimizin değişime karşı direnç gösterdiğimiz inkar edilmez bir gerçektir. Halbuki değişim büyümek demektir, ayrıca değişim sürecinde olduğumuzda bu doğru yolda olduğumuz anlamına gelir.

Ancak insanlar da, toplumlar da mevcut düzenin bozulmasına, değişmesine karşı bir dirence sahiptir.

1940’larda İsviçre saatleri dünyanın en kaliteli ve prestijli saatleriydi. Dünyada satılan saatlerin %80’i İsviçre yapımıydı. 50’li yılların sonlarında İsviçreli saat firmalarına dijital saatler gösterildi. Bu fikri geri çevirdiler; çünkü kendilerinin en iyi saat imalatçıları olduklarını ve en iyi saatleri zaten ürettiklerini düşünüyorlardı. Dijital saat fikrini geliştiren kişi, bunun üzerine buluşunu Seiko’ya sattı. 1940’larda, İsviçre sat fabrikalarında 80 bin kişi çalışıyordu, günümüzde ise bunun çok çok altında… O yıllarda dünya üzerinde satılan saatlerin %80’i İsviçre malıydı. Bugün saatlerin %80’i dijital. Bu hikaye, birçok kuruluşun ve insanın başına gelenleri açıkça göstermektedir.

Değişmektense adeta ölmeyi tercih ediyoruz. Aslında değişime karşı durmak, hayata karşı durmaktan farksızdır… Peki ama nedir insanları ya da kurumları göz göre göre değişime direnç göstermeye iten sebep?

 Yazar ve filozof Elbert Hubbard, “Bir insanın yapabileceği en büyük hata, hata yapmaktan korkmaktır” diyor. Başarısızlık başımıza geldiğinde bu üzücü bir olaydır, eğer yanılgı başımıza gelirse bu trajik bir olaydır. Birçok insan hata yapmaktan korktuğu için kendilerini rahat hissettikleri düzende ve değişime karşı direnç göstermekte ısrar ederler.

İnsanlarda bir fikri sahiplenme eksikliği olduğunda, en fazla ilgilerini çeken nokta olsa bile direnç gösterirler. Aslında burada canımızı sıkan yönlendiriliyor olmaktan, ya da sistem içinde bir piyon gibi hissetmekten hoşlanmama duygusudur.

Satılan tüm klavye ve daktiloların %99’unda sence neden QWERTY yani (Q) dizilişi kullanılıyor? Bu kadar çok satıldığına göre belli ki bu sıralama en büyük hıza ulaşabilmek için böyle yapılmıştır değil mi? Belki de bu soruyu sorma gereği bile duymadın… Çünkü 150 yıldır önce daktilo, sonra da klavyelerde bu diziliş kullanılır. Halbuki QWERTY düşünülebilecek en zor verimsiz sıralamadır, dahası dünya üzerinde uygun olduğu hiçbir dil yoktur…

Christopher Latham Sholes’un 1868 daktiloyu icat etmesiyle ortaya çıkan dizilişin hikâyesi şöyle. Sholes, ilk dönemler hızlı yazılabilsin diye harfleri kullanım sıklığına göre yerleştirse de, birbirine yakın tuşlara aynı anda basılınca kağıdın sıkıştığını fark etti ve bunu önlemek için harflerin yerlerini karıştırdı. Öyle ki en sık kullanılan harfleri en uç noktalara yerleştirdi. İşte Q klavye serüveni böyle başladı.

Daha ilginci 1900’lü yıllardan itibaren yeni daktilolar mekanik olarak daha verimli tasarlanıyor ve kâğıt sıkışma sorunları da ortadan kalkıyordu. Hatta QWERTY klavyenin verimsizliği insanlar için sorun olması üzerine 1932 yılında Washington Üniversitesi’nde Profesör August Dvorak yeni bir klavye tasarladı. Ve bunu bir bilim insanı olarak istatistiksel bir çalışma ile yaptı.  

OKU  Tepki vermeyi bırak, yaratmayı seç!

En çok kullanılan “A, O, E, U, I, D, H, T, N” harflerini parmakların aynı zamanda dinlendiği ana satıra yerleştirip, ünsüz harfleri sağ tarafa, ünlü harfleri ise sol tarafa dağıtarak her iki ele düşen iş yükünü dengeleyen Dvorak daha ergonomik bir klavye elde etmiştir. Bununla da yetinmeyen Dvorak, sekreterler üzerinde bir araştırma yapar, QWERTY klavye ile yazılan yazıda 25,75 km mesafe alınırken kendi klavyesinde bu mesafe 1.60 km’dir. Hadi bu çalışma İngilizcedir, peki bizim dilimiz için en uygunu F klavye iken ülkemizde halen Q klavye kullanılmıyor mu?

Kimi zamanda zirvedeyken yaşanır değişim direnci, ya da en çok bu dönemlerde görmezden gelinir değişim rüzgarları. Çoğunlukla başarının zirvesindeyken stratejik riskin de zirvesinde olunabiliyor. Çünkü bu seviye, risklerin en az görülebildiği yerdir. Bir zamanlar ürettikleri modellerle, kazançlarıyla, borsa değerleriyle bir yıldız gibi parlayan, bugün ise yok olan markalar buna en güzel örnektir.

 İlk taşınabilir telefonu, ilk kapaklı cep telefonunu ve daha birçok ilki sunmayı başaran Motorola, özellikle 1993-1996 yılları arasında sektörde fırtınalar estirirken, dijital telefonlara geçmek varken, analog telefonlarda diretmişti. Satışları, gelirleri ve hisse senetleri tavandaydı ancak markanın cep telefonu bölümünün lider kadrosu, analog teknolojisine yatırılan devasa paraları ve dijital dünyanın belirsizliklerini bahane ederek değişime karşı duruyorlardı.

 Tam da bu dönemlerde, geleceği doğru okuyarak kereste, kauçuk ve otelcilik gibi diğer işlerinden sıyrılan ve tüm dikkatini cep telefonu piyasasına veren Nokia ise hızla dijital dünyaya geçmekle meşguldü. Nokia, önce sektörü domine eden Motorola’ya rakip olacak, ardından yakalayacak ve sonrasında cep telefonu sektörüne adeta tek başına hakim olacaktı.

 Bununla da kalmayacak Samsung, Siemens, Sony-Ericsson gibi dev firmaları da piyasadan silecekti. Rakipleri gibi Tek tip telefonlara takılıp kalmak yerine birbirinden farklı ve orijinal tasarımlar Nokia’nın kullanıcılar tarafından tercih sebebi olmasını sağlıyordu.  Küçük ekranlı ve fazla özelliğe sahip olmayan diğer markalardan her açıdan birkaç gömlek üstteydi. Öyle ki, aradan geçen onca zamana rağmen dünya çapında 250 milyon adet sattığı ve 2003 yılında ürettiği 1100 modeli, 2019 rakamlarına göre halen dünyanın en çok satılan cep telefonu unvanını koruyordu.

Fakat Nokia’da, aynı Motorola gibi zirvenin yanıltıcılığına kapılmış ve değişen trendleri görmezlikten gelmişti. Bir zamanlar piyasayı domine eden Nokia’nın düşüşü 2007 yılında Apple’ın iPhone’u tanıtmasıyla başlarken, Microsoft’a satılacağı 2013 yılına dek hızla sürdü. Tüm teknoloji devi firmalar Apple’ın yarattığı dokunmatik ekran trendine uyum sağlamaya çalışırken Nokia bunu görmemek için adeta gözlerini kapatmıştı… 2000’li yılların başlarından itibaren insanların hayallerini süsleyen ikonik modelleri hatırlayacak olursak, piyasanın en ‘havalı’ telefonu, şüphesiz Nokia’ydı.

OKU  Udemy'de Açtığım "Kendini Keşfet" Kursu

 Ancak 2013 yılında Nokia, Microsoft’a yalnızca 7.2 milyar dolara satıldı. Yalnızca ifadesini kullanıyor olmamızın sebebi ise şirketin birkaç yıl öncesinde piyasa değerinin tam 50 milyar dolar olmasıydı.

İletişim sektörünün bir otoyol olduğunu düşünürsek, Nokia en önde giden büyük bir kamyondu. Ancak bu, manevra kabiliyetini azaltıyordu. Diğer, daha küçük otomobiller, çok rahat şerit değiştirebilirken, Nokia şerit değiştiremedi ve teknolojinin evrildiği yönden uzak kaldı.

 Aslında değişime karşı direnmek evrensel bir olgudur. Bütün sosyal grupları ve kültürleri kapsar. Tüm kuşakları boğazlarına kadar sarar ve süreç içerisinde tüm ileri yöndeki hareketleri engellemeye çalışır. Yüksek eğitimli kişiler dahi hoşlanmadıkları bir gerçekle karşılaştıklarında düşüncelerini değiştirmeye isteksizdirler.

 Örneğin; Aristo’nun “daha ağır kütleli bir cisim, yere daha çabuk düşer” kuramına yüzyıllarca inanıldı. Aristo tüm zamanların en büyük düşünürü olarak kabul ediliyordu ve yanılıyor olamazdı. İlginç olan ise bunun doğru olup olmadığı basit bir denemeyle ortaya çıkabilirdi…

 Ancak Aristo’nun ölümünün üzerinden 2 bin yıl geçene kadar hiç kimse buna kalkışmadı…

1589 yılında Galileo, bütün profesörleri Pisa Kulesi’nin dibine topladı, sonra biri bir kilo, diğeri 5 kiloluk iki ağırlık alarak kulenin tepesine çıktı. Ardından bu ağırlıkları aşağı attı. İki nesne de aynı anda yere ulaştı. Ancak geleneksel inanç öylesine güçlüydü ki, profesörler gördükleri gerçeği kabul etmediler. Her şey gözlerinin önünde gerçekleşmişti ama yine de Aristo’nun kuramının doğru olduğu yönünde ısrar ettiler.

 Sadece bu kadar da değil. Galileo, teleskobu yardımıyla Copernicus’in “dünya evrenin merkezi değildir, dünya ve diğer gezegenler Güneş’in etrafında dönmektedirler” kuramını da kanıtladı. Yine de, insanların inançlarını değiştirmeye çalıştığı için tutuklandı ve ev hapsi cezasına çarptırıldı.

Alışkanlıklar, bizi düşünmeden hareket etmeye yönlendirir ve hepimizde fazlasıyla bulunurlar. Alışkanlıklar, içgüdü değil bir şeylere tepkidirler, bir nedene de bağlıdırlar. Önce biz alışkanlıklarımızı şekillendirsek de, daha sonra alışkanlıklarımız bizi şekillendirmeye başlar. Değişim ise alışkanlık kalıplarımızı tehdit eder ve bizi düşünmeye, yeniden değerlendirme yapmaya ve bazen eski davranışlarımızı unutmaya zorlar.

İşte bu yüzden insanoğlu çoğunlukla karşı çıkar değişime 😊 Halbuki, sürekli değişimin yaşandığı ve hiçbir şeyin devamlı kalamadığı dünyada, karşı durmak şöyle dursun, değişimin öncüsü olmak çok daha kazançlıdır.

Görüşlerini Paylaşmak İster Misin?